Ürodinamide mesane disfonksiyon bulguları saptanan vezikoüreteral reflüsü olan hastaların değerlendirilmesi
Tezin Türü: Tıpta Uzmanlık
Tezin Yürütüldüğü Kurum: Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Cerrahi Tıp Bilimleri Bölümü, Türkiye
Tezin Onay Tarihi: 2013
Tezin Dili: Türkçe
Öğrenci: EMRAH BULUT
Danışman: MUSTAFA OLGUNER
Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
Özet:Giriş ve Amaç: Vezikoüreteral reflü, idrarın üreterovezikal birleşim yeri yetersizliğine bağlı mesaneden üretere geriye kaçışını ifade eder. Yapılan çalışmalarda İYE tanısı alan çocuklarda %30-50 oranında VUR saptanmıştır. İYE geçiren hastalara reflünün eşlik etmesi halinde akut pyelonefrit riskinin arttığını ve buna bağlı olarak renal skarlaşmanın normal popülasyona göre yüksek olduğu gösterilmiştir.Mesane / barsak disfonksiyonu; alt üriner sistem depolama ve boşaltımfazında görülen patolojilere (aşırı aktif mesane, disfonksiyonel işeme, tembel mesane, kötü işeme alışkanlıkları vb.) ve barsak patolojilerine (konstipasyon, enkoprezis)sahip çocukları tanımlar. Ancak bu hastalarda standardize edilmiş bir tanımlama,derecelendirme sistemi ve tedavi yöntemi olmadığı belirtilmiştir.İşeme alışkanlıklarının değiştirilmesi (saatli işeme), uretral sfinkterdeki aktiviteyi azaltmaya yönelik egzersizler, biofeedback, antikolinerjik ilaçlar ve konstipasyon'un giderilmesi mesane-barsak disfonksiyonunu tedavisinin önemlibileşenleridir.Yapılan çalışmalarda vezikoüreteral reflüsü olan ve eşlik eden mesane disfonksiyon bulguları saptanan hastaların, disfonksiyonu olmayan hastalara göre daha sık İYE atağı geçirdiği, spontan rezolüsyon ihtimalinin azaldığı, cerrahinin kür şansını azalttığı görülmüştür.Alt üriner sistem disfonksiyonunun başlıca iki kompenenti vardır. Bunlardan birisi AAM, diğeri Dİ'dir. Bazı hastalarda AAM ve Dİ bir arada bulunabilir. Birçok çalışmada alt üriner sistem disfonksiyonunun değerlendirilmesinde bu sorunlara sahip hastalar iki alt grup olarak değerlendirilme eğilimindedir. Bu çalışmamızda ürodinamik olarak alt üriner sistem disfonksiyonu saptadığımız hastaların bu iki alt grubundaki hastalarda VUR seyrinin ve tedavisürecinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma Ocak 2003-Temmuz 2012 arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi ve Ürolojisi Polikliniğinde, yaşları 2-12 arasında değişen, VUR tanısı ile izlemde olan, nöropatik mesane veya posterior uretral valv gibi organik ya da anatomik nedene bağlı olmayan, yapılan ürodinami ve/veya üroflow da mesane disfonksiyon bulguları saptanan toplam 43 hasta ile retrospektif olarak yapılmıştır.Ürodinami bulgularına göre hastalar aşırı aktif mesane (AAM), veya disfonksiyonel işeme (Dİ) olmak üzere 2 gruba ayrıldı.Seçilen hastaların dosyaları; yaş, cinsiyet, idrar kaçırma, sıkışma semptomlarının varlığı, İYE oranı, renal skar durumu ve progresyonu, antikolinerjik tedavisi, semptom ve reflünün gerilemesi, reflü cerrahi tedavisi, reflü nüksü ve cerrahi kür oranı açısından araştırıldı.Bulgular: Çalışmadaki hastalardan %55'inde disfonksiyonel işeme, %45'inde aşırı aktif mesane bulguları mevcuttu. Hastaların profilaksi altında ve cerrahi işlem sonrasıİYE geçirme oranı, renal kortikal skar varlığı, reflü nüksü literatürdeki mesane disfonksiyonu olan hastalarla benzer şekilde yüksek; reflünün spontan regrese olma oranı ise benzer oranlarda düşük saptandı. Bu oranlardan farklı olarak çalışmadakicerrahi kür oranı literatürdeki sonuçlara göre yüksek saptandı. Çalışmada gruplar arasında bu bulgular açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı.Sonuç : Vezikoüreteral reflüsü olan hastalarda eşlik eden mesane disfonksiyonunun erken tanınması, sınıflandırılması ve tedavi edilmesi reflünün spontan rezolüsyon ihtimalini arttıracak ve idrar yolu enfeksiyonlarının sıklığını azaltarak, renal hasar oluşma ihtimalini azaltarak ve yapılacak cerrahi işlemin kür şansını artıracaktır. Aşırı aktif mesane veya disfonksiyonel işeme bozukluğu olan hastalarda; reflü görülme oranı, İYE geçirme ihtimali, reflünün spontan gerileme oranı, renal skar gelişme riski ve cerrahi kür oranı açından fark olmaması bu hastaların tedavi yöntemleri ve tedaviye verdikleri cevap ve yeni skar gelişimi riski açısından ayrı ayrı gruplar yerine tek bir risk grubu olarak değerlendirilmesinde bir sakınca olmadığı görülmektedir.