İDARİ YARGIDA SULHUN FELSEFESİ VE SINIRLARINA KAMU HUKUKU BAKIŞI: YARGININ GÖLGESİNDEKİ PARADİGMA ARAYIŞINDA KURAMSAL DÜŞÜNCELER
Danıştay dergisi, cilt.0, sa.161, ss.9-44, 2026 (TRDizin)
- Yayın Türü: Makale / Tam Makale
- Cilt numarası: 0 Sayı: 161
- Basım Tarihi: 2026
- Doi Numarası: 10.29228/tcdanistay.44
- Dergi Adı: Danıştay dergisi
- Derginin Tarandığı İndeksler: TR DİZİN (ULAKBİM)
- Sayfa Sayıları: ss.9-44
- Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
- Dokuz Eylül Üniversitesi Adresli: Evet
Özet
İdare Hukuku tarih boyunca başlıca iki karşıt kuvvetin dengesi olarak tanımlan-mıştır; otorite ve özgürlük. 20. yüzyılın sonlarından itibaren idari uyuşmazlıkların niceliği ve karmaşıklığı artmış; yargı yükü, geciken kararlar ve artan dava maliyetleri idari yargının işlevsel kapasitesini giderek zorlamıştır. Temel soru şudur; Sulh, idari yargının kişi katılımı ile geliştirilmesi midir? Yoksa hukuk devletinin biçimsel garanti-lerinin çözülmesi midir? İdari yargıda sulh kurumu, hukuk devletini aşındıran değil, onun farklı ve sınırlı bir ifadesi, ancak bir şartla! Sınırlarını unutmazsa. Sulh, devleti küçültmez; onu olgunlaştırır. Devlet, yalnızca konuşan değil, dinleyen akıl hâline gel-diğinde meşruiyetini yeniler. Gerçek kamu yararı, devletin hatasız olmasında değil, hatasını doğru ve isabetli biçimde telafi etmesindedir. Kamu zararını önlemenin üç ilkesi vardır; kanuni yetki ve onay mekanizması, tazminatın nesnel ölçütlerle öngö-rülmesi ve kamu yararının gerekçelendirilmesi. Sulh tek başına uyuşmazlıkların çö-zümünde ne tam bir ilerleme, ne de uyuşmazlık çözümünün yozlaştırılmasıdır. Sulh bir yönden de devletin kendi adalet kapasitesiyle yüzleşme biçimidir. Devletin büyük-lüğü, koyduğu bir kurala mutlak itaat ettirmesinde değil, kimi kez kendisini sınırlaya-bilmesindedir. Sulh kurumu, bu sınırlamanın modern yüzlerinden birisidir, ancak sınırın nerede bittiği doğru tespit edilmeli ve istisnai bir uygulama alanına sahip olmalıdır.
Administrative law has long been described as a balance between two opposing forces: authority and liberty. Since the late twentieth century, the quantity and comp- lexity of administrative disputes have increased, and the judicial workload, delayed decisions, and rising litigation costs have strained the functional capacity of admi- nistrative justice. The central question is whether a settlement enhances administra- tive adjudication through participatory engagement. Or does it signify the dissolution of formal guarantees of the rule of law? As a rule, the institution of settlement cannot be applied to disputes concerning public order within the administrative judiciary. In administrative adjudication, settlement is not a corrosive force against the rule of law but rather a different expression of it -on one condition: that it does not forget its own limits. Settlement does not diminish the state; it matures it. A state renews its legiti- macy when it becomes not only a voice that speaks but also a mind that listens. True public interest lies not in the state’s infallibility but in its ability to remedy its errors properly. The judiciary falls silent, the conversation loses meaning. There are three principles for preventing public loss: the requirement of lawful authority and appro- val mechanisms, the foreseeability of compensation through objective criteria, and the justification of the public interest. Settlement is neither pure progress nor dege- neration. It is the state’s way of confronting its own capacity for justice. The greatness of the state lies not in its power to command obedience but in its ability to restrain itself. The settlement mechanism is the modern face of this restraint; however, the boundary of this restraint must be accurately defined, and settlement must remain an exceptional tool.